Kişisel Gelişememe

1

19Hayat, saçlarını toplayan bir esmer güzeli misali salına salına geçip giderken önümden…

84 dinleyip, “kaderimde bu da mı vağrdııııı yaaaaeaaa yaaaaaa” gibi garip nağmeler eşliğinde, ucuz şarap tüketip, pahalı sigaralar içtiğimiz dönemlerdi. Bildiniz di mi o karanlık dönemi, rakının hala ucuz olduğu, sosyal medyanın kanımıza girmediği, aslında o kadar da kötü olmayan dönemi? Bildiniz bildiniz.

Ne diyor şair, “hem yapılmış hem yapma çiçek satanlar, bahçivanlar değil, tüccarlardır.” Bahçivanlarla tüccarların birbirine girdiği şu dönemden yeğdir o karanlık dönem.

Ölümden hemen önce hayatımızın gözümüzün önünden bir film şeridi gibi geçme nedenini bilim şu şekilde açıklıyor. İnfilak etmek üzere olan vücudu ayakta tutmak için beyin gözünün önüne güzel şeyleri getirip, “bak hayat ne güzel, kendine gel gerizekalı” deyip, kandırmaya çalışması.

Oysa bu neredeyse hiçbir zaman yemez. Çünkü; hayat, saçlarını toplayan bir esmer güzeli misali salına salına geçip giderken önümden. Tutamam ellerinden…

Düz mantıkla siz, dara düştüğünüzde, hayat gözünüzün önünden geçmeye başladığında, 84’e, ucuz şaraba, pahalı sigaraya, isterseniz 3 kutu ton balığına tutunun. Farketmez, tutun.

Bugünkü kişisel gelişememe yazımızın sonuna geldik.

Sevgiler.

Toplum Gözünde BDSM

5

Bu sadece bizim yaşadığımız topluma özel değil hemen hemen tüm toplumlarda böyledir ya da sadece BDSM özelinde de değil, insanoğlu bilmediği her şeyden; korkar, uzak durur, ötekileştirir ya da aşağılama eğilimi içine girer.

Bu hemen hemen her şeyde olduğu gibi BDSM için de geçerlidir.
“Ne çok gülmüşümdür, keskin pençeleri olmadığı için kendini iyi zanneden zayıflara” diyor Nietzsche.

Toplumun geneli için BDSM; amiyane tabirle, sapıklık. Bunu ben de reddetmiyorum; ama bir öcü olduğunu da pek tabii kabul etmiyorum.

İnsanoğlu tarihin başından bu yana anlamlandıramadığı şeylere öcü gözü ile bakmıştır. Tıpkı, şimşekleri tanrıların savaşı sanması gibi, günümüzde bu önermeyi kime sunsak bize kaba etiyle güler.

Toplum için BDSM, her şeyden önce hala çok bilinmez bir kavram. Bunun birçok farklı sebebi var, örneğin porno sektörü ya da konudan bi’ haber herbokologların yanlış yönlendirmesi. Hal böyle olunca, yukarıdaki örnekte de verdiğim gibi toplum için BDSM, bilinmezliğinden dolayı ya öcü oluyor ya da yanlış bilgilendirmelerden dolayı tukaka oluyor.

Peki neden bu uç kültürü topluma anlatmaya, öğretmeye çalışıyoruz. Kendi adıma söylüyorum, böyle bir şey yapmaya çalışmadığım gibi yapılmasını da doğru bulmuyorum.
Zaten kültürümüze, son 100 yıldır bize öğretilen özgürlük kavramına, taban tabana zıt bir durumken BDSM, bunu konuyla alakası olmayan insanların gözüne gözüne sokmayı doğru bulmuyorum. Özellikle bunu araştıran insanların erişebileceği bir tür olmalı bu.

Peki, böyle yapan yani sosyal medyada, orada burada BDSM’i alakalı/alakasız herkesin gözüne sokmaya çalışanlar n’apmayı hedeflemekte, ne ummakta? Bu durum insanoğlunda 5.000 yıldır değişmedi (belki daha eskidir ama benim tarih bilgim m.ö. 3500’e kadar gidebiliyor) sebebi basit, gayet ilkel. Yeni insanlar bulmak, kitlesini genişletmek. Henüz BDSM’e öcü olarak dahi bakmayan yani hiç bilmeyen insanların gözüne sokup, yeni mürid avlamayı hedeflemekte, haliyle bu yapılırken çok sayıda bu konudan hoşnut olmayan, zevk almayan insanların da gözüne batmakta, bu da toplum genelinde BDSM’in öcü olarak yaftalanmasını sağlamakta.

Hoş, çoğunluk ne zaman haklı oldu ki, şimdi öyle olsun?

Sado Mazo İlişkiler

2

Bu yazı ve daha fazlası artık spotify’da podcast olarak yayında.
Podcast’i dinlemek için tıklayın.

Blogun geri kalanında sadizm ve mazoşizm terimlerini biraz aktardım. Sado mazo ilişkiler ile BDSM ilişkileri her ne kadar benzer renklere sahip gibi gözükse de, “aynı şey işte” demek yanlış olur.


Mazoşist ve İtaatkar arasında bir fark var mı?

  • Bir mazoşist partnerinin acı vermesinden ve dahi acının bizatihi kendisinden zevk alırken; bir itaatkar, partnerinin iradesine teslim olmaktan zevk alır.
  • Bir mazoşist, kendine acı vermekten de çoğu zaman zevk alırken (bkz:sadomazoşizm) bir itaatkar çoğu zaman bundan keyif almaz.
  • Tüm itaatkarlar mazoşist olmadığı gibi, tüm mazoşistler de itaatkar değildir.

sado mazo

Sado Mazo İlişkilerde Aşk mümkün mü?

Sadist ve mazoşist kişilikler hakkında birçok araştırma, duygu-durum bozukluğu olduğu tespitinde bulunsa da, duygusuzluk başka bir şey. Onlar sadece farklı şeylerden zevk alan kişiler. Pek tabi mümkün.

Sado Mazo İlişkiler Kötüdür?

Gözleri yaşartacak kadar acılı yemekleri yemek, bundan keyif almak da bir mazoşist eylem olarak nitelendirilebilir, bu mide için kötü olsa da, bunu yapanı kötü bir insan yapmaz. Birbirlerinin sınırlarına saygı duydukları sürece, böyle bir şeyden bahsedilemez.

BDSM ve Sado Mazo

Sadizm ve Mazoşizm, BDSM‘in içerisinde her ne kadar olsa da, salt sado mazo ilişkiler BDSM’den bağımsız ele alınır “aynısı” olarak tanımlanamaz. Tüm dominantların sadist olmadığı gibi, tüm itaatkarlar da mazoşist değildir. Twitter’da göreceğiniz sözde dominantların paylaşımları üzerine, maalesef BDSM = Sado-Mazo şeklinde çirkin bir algı oluştu.
Sado – Mazo ilişkiler, acı vermekten zevk alan ve acı çekmekten zevk alan kişilerin oluşturduğu bir sentez olarak tanımlanabilir.

Yatakta, “aşkım saçımmmm” diyen bir kadını mazoşist olarak tanımlamak ne kadar doğruysa, BDSM tabanlı ilişkiler ile içinde sado mazo unsurlardan başka bir şey barındırmayan ilişkileri aynı kefeye koymakta o kadar doğrudur ancak.

Sevgiler.

 

Sadizm Hakkında

2

Bu yazı ve daha fazlası artık spotify’da podcast olarak yayında.
Podcast’i dinlemek için tıklayın.


Sadizm; bir kişinin başka bir kişiye acı vermesinden zevk alması anlamına gelen, Marquis de sade’nin isminden türemiş bir kelimedir.

Sadizm her ne kadar fiziksel şiddetle birebir bağdaştırılmış olsa da, psikolojik şiddet ya da karşısındakini aşağılama arzusu da gayet tabi sadizm olarak adlandırılır. Sadizmin kurucusu Marqius, sadistik davranışlarını şu şekilde açıklar; “kadınların zevk alıp almadıklarını anlamak çok zor, yanılmak her zaman olası. Halbuki insan, yarattığı etkinin tepkisini arzular. Acı ise gizlenemez, etki ne kadarsa tepki o kadar çıkar ortaya.”

Öte yandan bir mazoşistin de kendine karşı sadist davranışları olabilir.

Mazoşizm hakkındaki yazımda da yazdığım gibi, bir mazoşiste acı vermek mi cezadır, yoksa acı istediğinde onu bu acıdan mahrum bırakmak mı? Sadist ve mazoşist birlikteliğinin temel paradoksudur bu. Genelde sado mazo ilişkiler kuran çiftlerdeki sadist taraf, verdiği acının karşılığında, yüksek reaksiyonu alabildiği şiddet türünü seçer. Bu tür mazoşiste göre değişiklik gösterir ve her zaman fiziksel şiddet olmaz.

Diğer yandan, bu konu hakkında yeterli entelektueliteye sahip olmadan, sado mazo ilişkiler kurmaya meyil eden sadist eğilimli kişinin davranışları, biraz gülünç kalabilir. Örneğin
“ne bakıyon lan”
“ağzını burnunu kırarım senin” gibi şiddetin başlangıcını tetikleyeceğini düşündüğü; ama mazoşist tarafından kahkaha ile karşılanacak sonuçlar ortaya çıkarır.

Sadizm aynı zamanda bir kişilik bozukluğu olarak da tanımlanır ve bunu reddetmek pek doğru olmaz. Bir BDSM ilişkisindeki şiddet, kronik bir şekilde salt zevk için kullanılıyorsa o ilişkiye artık bir BDSM ilişkisi değil, sado mazo bir ilişki demek daha doğru olacaktır.

Sevgiler.

BDSM ve Diktatörlük

2

Otokrasi ve demokrasi zıtlıklarının BDSM ile bağlantısından, BDSM Hakkında Genel Bilgiler adlı başlıkta üstün körü bahsetmiştim, şimdi bu konuyu biraz daha irdeleyelim.

BDSM ilişkisindeki Dominant taraf istisnasız diktatör müdür?
-Evet.

Diktatör kelimesi çoğu zaman; despotizm, zorbalık ya da tiranlık kelimeleri ile karıştırılır, o yüzden birine diktatör demek, hakaret sayılır hale gelmiştir. Fakat gerçek pek de öyle değil, önce bu kavram kargaşasını ortadan kaldırmak adına. Diktatör, dikta eden kişi demek. Dikta ise TDK’ya göre “Hiçbir şart olmaksızın körü körüne uyulması gereken buyruk” demektir. Zaten bu tanımlar, BDSM’i andırmış olmalı size, ha yok “hiç benzemiyor yeaa” diyorsanız, zaten ne anlatsam olmayacak o iş.

Eski Roma’da örneğin Julius Caesar, consüller tarafından diktatör tayin edildi. Hem halk hem meclis, bu rejimi kendi isteği ile getirdi çünkü faydalarından haberdardılar. Daha sonradan Caesar’ın diktatörlük süresinin bitmesine rağmen koltuğu terk etmemesi, işte o tiranlık oluyor ve başka bir başlığın konusu.

Bir BDSM ilişkisinde de, tıpkı Roma’nın Caesar’ı diktatör tayin edip, onun emri altına girdiği gibi, itaatkar kişi Dominantın diktatörlüğünü kabul edip emri altına girer. Anlaşmaları varsa ki BDSM Sözleşmemi hazırlarken bu konuda Roma hukukunu örnek almış ve sözleşme süresini 6 ay olarak belirlemişimdir, Roma’da da diktatör tayin edilen kişinin görev süresi 6 aydır. İtaatkar, bu anlaşma süresi boyunca iradesini kabul ettiği kişinin boyunduruğundan çıkmaz. Sözleşme süresi bittikten sonra, itaatkar kişinin bunu sürdürmek istemediği ama Dominantın bir sebepten sürdürmeye direttiği, bunun için baskı kurduğu durumlarda, tıpkı Caesar’ın ki gibi pozisyonu diktatörlükten çıkar ve zorbalığa dönüşür.

Öte yandan diktatör kelimesinin dişi karşılığı da yoktur mesela. Diktatres diye bir şey duydunuz mu? Yok. Neydi, Mistress nedir? Çok saçma değil midir?

Her Dominant diktatördür. Diktatörlük ise kelime anlamı olarak tam olarak bir zorbalık değildir.

Sevgiler.

 

Dunning Kruger Etkisi

3

Amiyane tabirle cahil cesareti ya da hadsizlik.

Dunning Kruger etkisi, Cornell Üniversitesinde iki psikolog olan Justin Kruger ve David Dunning’in tanımladığı çok ilginç bir idrak eğilimidir. Kısaca özetleyelim: Yetkin olmayan insanlar, vardıkları yanlış sonuçlar ve talihsiz seçimlerin yanlışlığını anlayabilecek kapasiteye sahip değillerdir.

Teoriye göre;

  • Yetkin olmayan insanlar becerilerine aşırı değer biçme eğilimindedirler.
  • Yetkin olmayan insanlar diğer insanlardaki sahici beceriyi farkedememektedirler.
  • Yetkin olmayan insanlar kendilerindeki yetersizliğin boyutunu görememektedirler.
  • Eğer bu yetkin olmayan insanlar becerilerini geliştirmek üzere eğitilirlerse, geçmişteki eksikliklerini farkedip kabul etmektedirler.

Bu etkinin sonucunda Charles Darwin’in de belirttiği üzere “cehalet, genellikle bilgi sahibi olmaktan daha çok öz güvene sebep olur”. Yani bir konu hakkında ne kadar az biliyorsak o konu hakkındaki az olan bilgimiz bizim aslında ne kadar az bilgi sahibi olduğumuzu fark etmemizi engellediği gibi, bu durum bize sanki konuyla ilgili her şeyi biliyormuşçasına bir öz güven kazandırmaktadır.

New Scientist dergisindeki bir makaleye göre insanlar, tavsiye alırken özgüvene sahip birisinden alınan tavsiyeyi, konuyla ilgili en çok bilgi sahibi olan kişinin tavsiyesine tercih ediyor.

Yani bir konu hakkında doğruyu söyleyip söylememeniz çok önemli değil, karşınızdaki kişi sizi özgüveninize göre değerlendirip ona inanıyor.

Bu peki niye önemli?

Bilim adamları, kesin yargılarla konuşmaktan kaçınırlar. Zira ertesi gün başka birisinin başka bir kanıt getirip kendilerini yanlışlayabileceklerinin farkındadırlar. O yüzden bulgularını ortaya koyarken her zaman bir yanılma payı dahil ederler. Çünkü dünya gibi kompleks bir yapıda çok az kesin bilgi olduğunun farkındadırlar ve insanoğlunun tüm bilgiyi işleyemeyeceğinin farkındadırlar. Bilim, cevabı olmadığı yerlerde “bilmiyorum” diyebilir.

Öte yandan, aslında belli bir konuyla ilgili bilgisi tesadüfi olan –veya altta yatan başka bir amaçları olan- kişiler konuşurken kesin cevapları olduğunu söylerler.

Bu iki uzman daha sonra, bu teorilerini test etme fırsatı da buldular. Cornell Üniversitesi’nden 45 öğrenciye bir test yaptılar, çeşitli sorular sordular. Ardından öğrencilerden “testin sonucunda ne kadar başarılı olacaklarını tahmin etmelerini” istediler.

En başarısızların (yani sadece yüzde 10 ve daha az doğru cevap verenlerin), testin yüzde 60’ına doğru cevap verdiklerine, ayrıca iyi günlerinde olsalar yüzde 70’e ulaşabileceklerine inandıkları ortaya çıktı. En iyilerin (yani en az yüzde 90 doğru sonuç alanların) en alçakgönüllü denekler olduğu (soruların yüzde 70’ine doğru cevap verdiklerini düşündükleri) görüldü. (not: Dunning ve Kruger bu çalışmalarıyla 2000 yılında ig nobel ödülü kazandılar.)

Peki ben bunları niye mi paylaşıyorum? Hiç işte, hadsizlik.

Sevgiler.

Kaynak: Wikipedia, Şüpheci Melek, Ekşi Şeyler

Elmanın Sırrı

2

Adem ile Havva’dan tutun da, her masalda ya da efsanede karşımıza çıkan şu elmayı bilirsiniz veya elimizden eksik olmayan telefonların arkasındaki elma, o işte. Newton’un başına düşüp yer çekimi kanununu yazmasına vesile olan da, Pamuk Prenses’in boğazına takılıp uyumasına neden olan da o elma, Lanet olası elmalar, aslında onlar fedarellerden de beter; ama pamuk prenses lanet değil o iyidir. Okuyayım yakın zamanda hatta, hikayenin ana karakterine benzeyen bir kadına.

Masaldan da ötededir aslında elmanın sırrı, çok uzak olmayan 2. Dünya Savaşına gidelim. “Enigma” filminin de konusu olan, Alan Turing, bugün kullandığımız bilgisayarların babası olarak kabul edilir. Almanların şifrelerini çözecek bilgisayarı yapıp, savaşın kaderini değiştirmiştir. Tabii ki bu başarısı cezasız kalır mı? Kalmaz. Alan Turing, eşcinsel olduğu için ve o dönem İngiltere’de bu büyük bir suç olduğu için cezalandırılması gereklidir. Eşcinsellerin cezalandırılması için iki yol var. Birincisi; uzun süreli hapis cezası, ikincisi ise ilaç tedavisi ile kısırlaştırma.
Alan Turing, ikisini de kabul etmeyip, bir elmanın içine zehir enjekte eder ve bu elmadan ısırık alarak intihar eder.

İnsanoğlu, daha bu elmanın sırrını bile çözememişken, hayatın bütün sırrını çözmüş gibi takılan sözde dominantların doluştuğu bir BDSM camiası var Türkiye’de.

Eskiden ayda 3 yazı yazarken, bir süre sonra 1, şimdilerde ise hiç yazıya indirdim. İşte bunun sırrı sebebi bu camiadır. İki kelimeyi bir araya getirip cümle kurmaktan aciz insanlara ilham olmaktan bıktığımdandır. Bir süre es verip, acaba kopya çekmeden bir şey üretebilecekler mi diye izleme isteğim ağır bastığındandır. (Sağlam elmaları tenzih ediyorum.)

“Antikacı bağırmaz, hurdacı bağırır.”

Genelde malı kötü olanın sesi çok çıkar, onu satmak için debelenir, garip garip işler yapar (bkz:140journos’un BDSM Videosu) hurdacılardan uzak durun.

Sevgiler.

2018 Yılı BDSM Testi Verileri

0

2018 yılında bdsmakademi.com üzerinden BDSM Testi gerçekleştirenlerin sistemde kayıtlı olan verilerini derleyip, infografi şeklinde sizlere sunmaya karar verdim. Bunu bi’ terslik olmazsa her yıl sonu yapmayı planlıyorum.

testistatistik

Sevgiler.

140journos’un BDSM Konulu Videosu

1

Hani toplu taşıma kullanarak seyahat ettiğinizde bazen araç bozulur da sizi yolun ortasında başka bir araca aktarırlar ve yeni bindiğiniz araçtaki insanlar size mülteciymişsiniz gibi ve dahası acıyarak, tiksinirek bakarlar ya. Hah işte bugün neredeyse herkes -ben dahil- söz konusu bu videoya öyle bakarak izledik.

Belgesel iddiası ile yayınlanıp;

  • Ne BDSM’in tarihinden, ne uygulamalarından, ne de bu uygulamaların ne amaçla uygulandığından bahsedilmediğine mi yanayım.
  • Kadının birinin çıkıp, “sahibelik falan işte ya” diye laçka bir biçimde anlatışına mı yanayım.
  • “İlk başlarda dalga geçmek için başlamıştım” lafına mı yanayım.
  • Yoksa “beni öldür dedi ama ben o kadar sağ duyuluyum ki öldürmedim” diye kendini övmesine mi yanayım. -Yanayım yanayım ateşlerde yanayım- E öldürseydin bi’ de amına koyayım, bu övünülecek bir şey mi lan.

Kırk yılda bir BDSM’i kitlelere doğru bir şekilde anlatma fırsatı varken, fahişe reklamına dönmüş ortam. Konunun detaylarına yüzeysel dahi değinilmeyen monologlar. Garip garip ortamlar, değişik değişik hareketler, pozlar. BDSM’i sadece sadizm, mazoşizm ve finansal yönden ele alan -ki onlar da ele alınmış denemez aslında- bir takım insanlar.
Komik olsun diye demiyorum ama gerçekten gerçek BDSM bu değil.

Bu ay itibari ile tam 9 yıldır BDSM hakkında yazıyorum. Bugün onur duyduğum bir şey oldu, o da bu saçmalığın içerisinde bulunmamam, adımın geçmeyişi ve bana atıfta bulunulmayışıdır. Zaten orda olsam dayanamam basardım ben kahkahayı, o “öldürmedim” diyen kadını duyunca. Danjınn ambiyansları bok olurdu.

Bir de bu belgeselimside röportaj verenler iki ortak paydada buluşuyor.
1- Hepsi, iznimiz yok bu görüntülerimizin paylaşılmasında, diyor.
2- Hepsi, son 200 yıldır BDSM ile ilgileniyor. Tabi tabi, Marquis’le oturup rakı içeni bile vardır.

Herkes her işi yapmaya kalkınca böyle oluyor işte. Siz en iyisi mi gidin şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın, hep şemsiye yapın!

Sevgiler.

 

Her şeyin Yolunda Gitmesi, Her şey Yolunda Demek Değildir

2

Sonbaharları bilirsiniz, adına şarkılar şiirler karalanmış, filmler çekilmiş, kitaplar yazılmıştır. Buram buram romantizm kokar kısacası sonbahar, bilirsiniz işte. Yaprakların döküldüğü, güzelliklerin gittiği bu mevsim neden aşkı tetikler ki? Yoksa dökülmek midir insanoğlu için aşk, zihnin derinliklerinde bir yerde.

İşte öyle bir sonbaharda; birçok insan instagramından “sınırsız kahve, kitap mırrr” güzellemeleri döşerken ve yine aynı dünyadan ama aslında aynı dünyadan olmayan başka birçok insan “bu kış nasıl ısınacağız acaba” diye düşünmeye başlar. Ben, duvarları siyah kadifemsi bir kumaşla kaplı, odanın iki köşesinden kırmızı loş ışıklarla aydınlatılan, tam zindan olacakken pavyonu andırmaya başlayan, her köşesi buram buram çığlık kokan bir odada, eskiciden aldığım kenarı yırtık koltuğumda oturup, en sevdiğim kitabı tekrar okuyordum.

Zarif parmaklara sahip bir çift el omuzlarımda narin narin dolaşıyorken bir yandan da göz ucu ile okuduğum satırı takip edip, sayfanın bitimine bir satır kala masajı bırakıyor, omuzlarımın üzerinden kitaba eğilip -göğüslerini omzuma bastıra bastıra- sayfayı değiştiriyor ve tekrar masaja geri dönüyordu.

Sadece kitap için değil, o artık her şeyi kusursuz takip ediyordu, çayımın bitimine iki yudum kala, bir elf kadar sessiz adımlarla mutfağa gidip çay bitmeden tazeliyor ve tekrar omuzlarıma dönüyordu mesela.

Kitabımı kapatıp, masanın üzerine bırakmak için eğiliyordum ki havada yakaladı kitabı ve sessizce rafa koydu, müsaade isteyip ayaklarımın dibine çöktü.

2. Yılın son zamanlarıydı ilişkide hemen hemen ve ben onu artık, ne bağlıyor ne aşağılıyor ne de şiddet uyguluyordum. O kusursuz bir köle olmuş ve içten içe bunun haklı gururunu sürekli yaşıyordu.

İyi eğitimli ve bir o kadar da sahibini seven bir köpeğin, gözlerini ayırmadan komut bekler halde baktığı gibi baktı sadece yüzüme.

-Kahve içer misiniz efendim?

Ben kahveyi pek sevmem o da bunu bilir, onun içinde normalde böyle bir şey sormazdı aslında bana, bir terslik vardı.

-Yok kalsın.

Sakin bir kızdı aslında ama o an halleri pek de sakin değildi, gözlerini ara ara kaçırıyor, başını odanın anlamsız yerlerine çevirip sanki kaybettiği bir şeyini arıyordu.

-Sen bir şey mi söyleyeceksin?

-Hayır efendim.

Tamam söylemeyeceğim dedi ama bilirsiniz “hayır” her zaman hayır demek değildir yine de çok üstelemedim, ne söyleyecekse onu dinleyeceğimi biliyor. Ben elime telefonu alıp sağa sola bakacak, zaman geçirecektim ki derin bi’ nefes aldı.

-Ben sizin çocuğunuzu doğurmak istiyorum.

Dedi ve kalan nefesini de verdi.

Aslında evlenmek istiyorum demenin kadıncası gibi bir şeydi bu, ikimiz de biliyorduk.

Ben sustum, o baktı. Oysaki ben bu konuyu en başta konuşmuştum, fikirlerimi biliyordu ve tekrar etmenin manası yoktu. O yüzden bir süre daha sustum ve o sürede bütün yapraklar döküldü.

Bahardı ama sondu da aynı zamanda işte. O an fark ettim ki sonbahar direkt olarak aşkı ya da romantizmi tetiklemez, gidişleri, bitişleri tetikler ve gayet tabii önemsiz insanların gidişleri hatıralarımızda yer etmez. Bizler o güzel insanlarda yaşadığımız güzel hisleri anımsarız. Kimimiz duygusallaşırız ve kerameti sonbahardan biliriz.

Ah ne mi oldu? Bir süre daha devam etti ama o gün ikimiz de aslında zaten bittiğini biliyorduk.

Sevgiler.

 

error: Content is protected !!